
|
Prolaktin salgısı hipofizden yapılır. |
Hiperprolaktinemi hipotalamo-hipofizer aksın en sık görülen endokrin bozukluğudur. Hiperprolaktinemi nedeniyle gelişmiş olan klinik sendromlar antik çağlardan beri bilinmesine rağmen, hastalığın biyokimyasal olarak insan prolaktininin saf olarak elde edilmesi ve insan büyüme hormonundan farklı olduğunun gösterilmesi ancak 1971 yılında olmuştur . Prolaktin sekresyonu hipotalamusun salgıladığı prolaktin inhibitör faktörlerinin (PIF) üzerinden kontrol edilir, bu faktörler ön hipofize hipotalamo-hipofizer damarlar yolu ile gelir . Ana fizyolojik PIF olan dopamin, laktotrof hücreler üzerindeki D2 reseptörleri üzerinden etkisini gösterir. Hipotalamo-hipofizer bağlantının kesilmesi dopaminin laktotroflara ulaşmasını, dopamin reseptörlerine bazı ilaçların ulaşmasını engeller ve prolaktin sekresyonunda artışa yol açar. Prolaktin sekresyonu ayrıca prolaktin salgılatan faktörlerden olan vazoaktif intestinal peptit ve tirotropin salgılatıcı hormondan da etkilenir ancak bu maddelerin etkisinin fizyolojik önemi henüz açıklanamamıştır .
Molekül ağırlığı 23,000 olan ve 199 amino asitten oluşan prolaktinin, hafif ve kronik olarak yüksek seyretmesi reprodüktif fonksiyonları olumsuz yönde etkilemesine rağmen, hafif ancak akut olarak yükselen prolaktin seviyesi normal fizyolojik uyaranlara yanıt olarak gelişebilir ve herhangi bir reprodüktif fonksiyon bozukluğuna yolaçmaz. Prolaktin seviyesini kontrol eden faktörleri bilmek fizyolojik ve patolojik hiperprolaktinemiyi ayırmada ve tedavinin yönlemdirilmesinde faydalı olacaktır.
|
Prolaktin salgısını hipotalasmustan salgılanan dopamin arttırır, estrojen azaltır. |
Epidemiyoloji
Görülme oranı geniş sınırlar içinde değişiklik
göstermektedir. Normal erişkin popülasyondaki oran %0.4’iken,
infertil kadın popülasyonundaki oran %9-17’lere kadar çıkabilir.
Aile planlaması kliniklerinde oran %5, erişkinlikte başlayan
amenoresi olan kadınlarda %9 ve polikistik over sendromu olan
kadınlarda %17, civarındadır.
Etyoloji
Etyoloji fizyolojik, farmakolojik veya patolojik orijinli
olabilir.
Fizyolojik hiperprolaktinemide genellikle prolaktin
düzeyleri hafif veya orta derecede yüksektir.
Hiperprolaktineminin fizyolojik sebepleri içerisinde kuşkusuz en
sık olanı gebeliktir. Normal gebelik esnasında, serum prolaktin
seviyeleri 200-500 ng/ml (4000-10000 mU/L) düzeylerine ulaşır.
Ayrıca laktasyon döneminde, meme başı uyarılması ile, seksüel
ilişkiden sonra, cerrahi, hipoglisemi, myokard enfarktüsü,
senkop, travma gibi stres durumlarında, uyku, yemek yeme ve
egzersiz esnasında prolaktin seviyeleri artar. Laktasyon
sırasında (özellikle postpartum 4 ile 6 hafta süresince) ve meme
başının uyarılması ile yükselen prolaktin seviyelerinin mammary
interna siniri stimülasyonu üzerinden olduğu düşünülmektedir.
Bazı hastalarda yüksek serum prolaktin düzeyleri
saptanmasına rağmen hiçbir hiperprolaktinemi belirtisi olmaz. Bu
durum bazen “büyük prolaktin” veya makroprolaktin olarak
adlandırılan prolaktinin dimer, trimer veya polimeri veya
prolaktin-immün globülin kompleksleri olan maddelerin prolaktin
seviyeleri ölçerken gözükerek sonuç serum seviylerini arttırıp
ancak fizyolojik olarak aktif olmamaları ile açıklanmaktadır.
Hiperprolaktineminin farmakolojik sebepleri içinde
dopamin reseptör antagonistleri (antipsikotiklerden
fenotiazinler, butrifenonlar, risperidon, sülprid ve
antiemetiklerden metoklopromid ve domperidon gibi), dopamin
azaltan ilaçlar (alfa metildopa ve rezerpin), antidepresanlar (trsiklikler
ve serotonin reuptake inhibitörleri), bazı hormonlar (yüksek doz
östrojen ve antiandrojenler gibi), opiatlar, verapamil ve
parenteral yolla verilen simetidin sayılabilir.
Prolaktinoma, bazı mikst hipofiz adenomları,
intrasellar kist, Rathke kisti gibi hipofizer sebepler patolojik
hiperprolaktinemi sebepleri arasındadır. Prolaktinomalar
fonksiyonel hipofiz tümörlerinin %25-30’unu oluştururlar. Bu
tümörler kronik hiperprolaktineminin en sık sebebini oluşturur.
Hipotalamus ve hipotalamo-hipofizer yollardan kaynaklanan
patolojik sebepler içerisinde ise sarkoidoz, tüberküloz gibi
granülomatoz hastalıklar, kraniofaringeom, hamartom veya
metastatik tümörler, kranyal radiasyon almış olmak, boş sella
sendromu, vasküler anevrizmalar ve lenfositik hipofizit
sayılabilir.. Hiperprolaktinemiye sebep olan diğer hastalıklar
ise primer hipotiroidi, kronik renal yetmezlik, siroz, göğüs
duvarına travma, PCOS, prolaktinin ektopik salındığı bronkojenik
karsinom veya hipernefrom gibi hastalık ve tümörlerdir. Primer
hipotiroidisi olan hastaların %40’ında hafif artmış prolaktin
seviyeleri bulunur ve tiroid hormonu replasmanı ile prolaktin
seviyeleri normale geri döner.
|
Hipofizde mikroadenom (MRG) |
Teşhis
Hiperprolaktineminin klinik tablosu hipogonadizm,
galaktore ve eğer sebep tümörse, tümörün kitle etkisi ile
ilişkili semptomlarından oluşur. Kadınlarda oligomenore, amenore,
infertilite, azalmış libido ve tekrarlayan düşükler şeklinde
kendini gösterebilir. Premenopozal kadınlarda sıklıkla östrojen
ve prolaktinin ikisine de bağımlı olarak gelişen galaktore
sıktır. Ortalama olguların %30’unda galaktore görülür
Hiperprolaktinemik kadınlar, hirsütizm ve akne gibi
kronik hiperandrojenizm semptomlarıyla da kliniğe başvurabilir.
Bu semptomların oluşmasındaki mekanizma ise adrenal bezlerden
artmış dehidroepiandrosteron sülfat salınımıdır.Klinik
semptomlar her zaman hiperprolaktin seviyesi ile korele
olmayabilir .
Hiperprolaktineminin tanısı genellikle iki ayrı zamanda
ölçülmüş prolaktin düzeyinin laboratuvarca belirlenmiş
düzeylerden yüksek saptanması ile konulur (genelde 20-25 ng/ml
veya 400-500 mU/L). Eğer bariz bir hiperprolaktinemi durumu
mevcut ise, altta yatan neden mutlaka ortaya çıkarılmalıdır.
Prolaktinoma bir kenara bırakıldığında, hiperprolaktinemi yapan
en önemli üç etken: Gebelik, primer hipertiroidi ve ilaç
kullanımıdır. Eğer dikkatli alınmış bir anamnez, ve ilaç
kullanımı açısından bir özellik yoksa, fizik muayene bulguları,
serum biyokimyası, tiroid fonksiyon testleri normal, gebelik
testi negatif ise, hastada büyük ihtimalle hipotalamik-hipofizer
etyolojiye bağlı bir hiperprolaktinemi mevcuttur. Eğer sebep
primer hipotiroidi ise tiroksin içeren ilaçlar verildikten sonra
prolaktin düzeylerinin normale dönüp dönmediği kontrol
edilmelidir. Eğer serum prolaktin seviyelerini arttıracak
ilaçlar kullanılıyorsa bu ilaçlar serum alınmadan önceki 48-72
saatlik süre için kesilmelidir.
Nedeni açıklanamamış hiperprolaktinemisi olan her
hastada hipotalamo-hipofizer bölgenin radyolojik tetkiki
yapılmalıdır. Hafif artmış serum prolaktini fonksiyonel olmayan
bir hipofizer adenom veya kraniofaringeoma bağlı olabilir. Ancak
250 ng/ml’nin üzerinde olan prolaktin seviyeleri genellikle her
zaman prolaktinoma ile uyumludur. Sella bölgesini en iyi
gösteren tetkik MR incelemesidir. Bu tetkik özellikle
mikroadenomu olan olgularda daha yararlıdır. Eğer MR ile
herhangi bir bir adenom izlenmiyor ve diğer hiperprolaktinemi
sebepleri de ekarte edilmişse o zaman idiopatik
hiperprolaktinemiden söz edilir.
|
Hipofizde görme sinirine bası yapan makroadenom (MRG) |
Tedavi
Hiperprolaktineminin altında yatan neden ortaya
çıkarılmalı ve tedavi nedene göre yapılmalıdır. Semptomlarda
amenore, infertilite, kitle basısına ait bulgular (başağrısı ve
görme bozuklukları gibi) veya makroadenom saptanması tedaviyi
mutlak gerektiren durumlardır.Tedaviye başlamak için diğer
relatif indikasyonlar arasında galaktore, ovulatuvar
disfonksiyon, azalmış libido, akne, hirsutizm, osteopeni ve
başağrısı sayılabilir. Mikroprolaktinomalar için tedavinin
hedefi prolaktin seviyelerinin normalleştirilmesi, gonadal
fonksiyonların düzeltilmesi ve kronik hiperprolaktinemiye bağlı
olumsuz etkilerin önlenmesidir. Diğer bir hedef de eğer tümör
varsa tümörün küçültülerek bası semptomlarının ortadan
kaldırılmasıdır. Tedavi seçenekleri arasında obzervasyon,
medikal, cerrahi ve radyoterapi sayılabilir.
Obzervasyon
İdiopatik hiperprolaktinemisi olup çocuk istemeyen,
hipogonadizm ve kemik dansitesinde azalma olmayan kadınlar seri
ölçülen prolaktin seviyeleri ile takip edilebilirler.
Tedavi edilmemiş prolaktinomaların doğal seyri net olarak
belirlenememiş olsa da, milroprolaktinomaların
makroprolaktinomalara dönüşme ihtimali düşüktür; bu oran %10’dan
azdır. Küçük tümörleri olan, gonad fonksiyonları normal olarak
seyreden, ve tedavi için başka ek bir indikasyonu bulunmayan
hastalar seri serum prolaktin seviyeleri ve MR ile takip
edilebilir.
Medikal tedavi
Bromokriptin
Bromokriptin klinik kullanıma sunulan ilk dopamin
agonistidir.. Yarılanma ömrü kısa olduğu için günde 2 veya 3 kez
alınmalıdır. İlaç hastaların %80-90’ında serum prolaktin
seviyelerini normale düşürür, gonadal fonksiyonları normal hale
getirir ve tümör boyutunda değişik miktarlarda küçülmeye sebep
olur. Ne yazık ki, yan etkilerinden dolayı hastaların yaklaşık
%12’si ilacın teröpatik dozlarını tolere edememektedir.
Hastaların yaklaşık %60’ında görülen bulantı ve kusma en sık yan
etkilerdendir. Bromokriptinin en sık görülen nörolojik yan
etkisi ise başağrısıdır. Diğer yan etkileri arasında Raynaud
tipi sendrom, yorgunluk, bacak krampları, nazal konjesyon,
anksiyete, depresyon, konfüzyon, ses halusinasyonları,
uykusuzluk, paranoya, görmede bulanıklık, parestezi ve uykuda
kabuslar sayılabilir. Yan etkiler genelde ilaca düşük dozdan
başlanarak giderilebilir (0.625mg veya 1.25 mg/dl).Doz tedricen
arttırılır. İlaç vajinal yolla verildiğinde etkisi 24 saat kadar
sürmektedir ve olası gastrointestinal yan etkilerini
azaltmaktadır. Teröpatik dozlar genelde 2.5-l0mg/dl olmakla
beraber hastaların %5-17 arasında tedaviye karşı direnç vardır.
Kabergolin
Kabergolin de D2 reseptörüne yüksek affinite ve
selektivite ile bağlanan bir ergot türevidir. Bu ilacın
yarılanma ömrü çok uzundur, yaklaşık 65 saat. Tedavi gereğinde
haftada iki kez alınarak da idame edilebilir. Kabergolin ile
tedavi edilen hastaların %85-86’sında normal serum prolaktin
seviyeleri saptanmış ve %90’nında normal gonadal fonksiyon
sağlandığı görülmüştür. Yan etkileri bromokriptin ile benzerdir.
Bazı çalışmalarda kabergolinin bromokriptine göre daha iyi
tolere edildiği izlenmiştir.
Tedavinin süresi
Yakın zamanda yapılan çalışmalar prolaktinoması olan
hastalarda dopamin agonisti tedavisinin sürekli olmasına gerek
olmadığı sonucuna varmıştır. Ortalama 3.7 yıl bromokriptin
kullanan hastaların %93’ünde hiperprolaktineminin tedavinin
bırakılmasından sonraki 5 ile 14 hafta içinde geri döndüğü
izlenmiştir. Ancak bu hastaların sadece birinde tümörün tekrar
ekspanse olduğu görülmüştür.
Genellikle 2 ile 5 yıllık dopamin agonisti
kullanıldıktan sonra dozun azaltılması veya ilacın kesilmesi
düşünülebilir. Ani olarak tedavinin kesilmesi küçük tümörü olan
hastalarda düşünülebilir, ancak makroprolaktinomalı hastalarda
doz tedricen azaltılarak ilaç kesilmelidir.Hiperprolaktinemik
hastalarda menopoz ve gebelik sonrasında dopamin agonist
tedavisi ihtiyacı tekrar değerlendirlimelidir.
Dopamin Agonist Tedavisinin Fetus Üzerine Etkileri
Bromokriptinin in utero dönemdeki etkileri çok merkezli bir
çalışma ile 2587 gebelik üzerinde değerlendirilmiş ve ilaçların
spontan abortus, konjenital anomali, çoğul gebelik risklerini
arttırmadığı ve postnatal gelişme üzerine herhangi bir olumsuz
etkilerinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır. Yine de önerilen
gebeliğin teşhisi ile beraber bu ilaçların kullanımı
bırakılmalıdır.
Gebeliğin Prolaktinomalar Üzerine Etkileri
Gebelik sırasında, normal bir hipofiz bezi
laktotrofların sayısının ve büyüklüklerinin artması ile yaklaşık
%70 oranında büyür.Gebelikte 6 ile 20 kat arasında artan
prolaktin sekresyonunun ileri derecede artmış hiperöstrojenizme
bağlı olduğu düşünülmektedir. Mikroprolaktinoması olan
hastalarda anlamlı dercede semptomları arttıran tümör büyümesi
oranı %1.3’tür. Makroadenomlu hastalarda aynı oran %23 kadardır.
Ancak gebelik sırasında prolaktin seviyelerinin takibi tümör
büyümesini iyi göstermez çünkü zaten prolaktin seviyeleri
oldukça artmıştır. Aylık görme alanı muayenesi makroadenomu olan
hastalarda en iyi izlem yoludur. Semptomatik tümör büyümesi
saptanan hastalarda cerrahi yerine bromokriptin tedavisi daha
faydalıdır.
edilebilir.
Cerrahi
Transsfenoidal cerrahi tedavisi 1970’lerde dopamin
agonistlerinin bulunmadığı zamanlarda prolaktinomalar için
popüler bir tedavi metoduydu. Giderek azalan indikasyonlarla
kullanılan cerrahi tedavi, bugün için medikal tedaviye cevap
vermeyen, ve tedaviyi tolere edemeyen hastalarda kullanılan bir
seçenektir. Dopamin antagonistlerinin noninvazif bir tedavi
seçeneği olması avantajı olsa da, transsfenoidal cerrahinin;
seçilmiş hastalarda tam anlamıyla kür sağlama ihtimali
vardır.Buna karşın cerrahinin önemli dezavantajları arasında
hipopituitarizm ve çok az da olsa bir mortalite riski vardır.
|
Hipofize yönelik endoskopik trans-sfenoidal cerrahi |
Cerrahi başarı oranları cerrahın tecrubesi ve becerisine
bağlıdır. Mikroprolaktinomaların cerrahi tedavisinde
postoperatif dönemde normal prolakitn seviyelerine hastaların
%74’ünde ulaşılmıştır. Nüks oranı ise %21 civarındadır ve
genellikle ameliyattan sonraki ilk yıl içinde olmaktadır. Uzun
dönemli kür oranları ise %50-60 civarında hesaplanmıştır. Son
yıllarda yapılan bir çalışmada intrasellar mikroadenomlardaki
tedavinin başarısı %91’iken suprasellar uzanım gösteren
tümörlerde bu oran %83’e, kavernöz sinüs uzanımı ile %59’a
düşmektedir. 4-6 haftalık bir bromokriptin tedavisinin tümörün
hacmını küçülterek operasyonu kolaylaştıraçağı bunun karşıtı 3
aydan fazla devam eden bir tedavinin ise fibrosise neden olarak
operasyonu zorlaştıraçağını ileri sürenler var .
Cerrahi nedeniyle morbidite ve mortalite oranları
merkezden merkeze değişmekle beraber son yıllarda muhtemelen
daha iyi görüntüleme tekniklerine bağlı olarak iyileşme
göstermektedir. En sık görülen komplikasyon hipopituitarizmdir.
İngiltere’den çıkan bir çalışmada mikroadenom rezeksiyonundan
sonra postoperatif dönemde hastaların %26’sında büyüme hormonu
eksikliği ve %16’sında kalıcı diabetes insipidus geliştiği
belirtilmektedir (13). Ama 219 vakalık bir başka seride
hipopituitarizm gözlenmezken hastaların toplam %3’ünde
komplikasyon gelişmiştir. Postoperatif dönemde, ameliyattan 1-2
gün sonra bakılan prolaktin seviyesi uzun süreli remisyonla en
iyi bağlantı gösteren parametredir.